Avrupa bankaları son bir yılda elindeki devlet tahvili tutarını %14 oranında artırarak, 2020 pandemi döneminin ardından en yüksek seviyeye ulaştı. Bu devasa stok artışı, 700 milyar euroyu bulan bir büyümeyle, özellikle Fransa, Almanya ve İspanya'daki bankaların toplam artışın %60'ını oluşturduğu bir tabloya işaret ediyor. Ancak bu rakamların ardında, küresel piyasaların dikkatini çeken ciddi bir risk yatar: Eğer borçlu ülkelerin mali durumu kötüleşirse ve devlet tahvilleri satılmaya başlarsa, bu durum bankaların sermaye yapısını sarsarak 2010-2013 yıllarında görülen Avrupa borç krizine benzer bir senaryoyu tetikleyebilir.

Avrupa Bankalar Otoritesi (EBA) Ekonomik ve Risk Analizi Başkanı Kamil Liberadzki, bu durumu 'büyük bir değişim' olarak nitelendiriyor. Avrupa hükümetlerinin savunma harcamaları ve diğer maliyetli projeleri finanse etmek için daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanmaya gitmesi, tahvilleri bankalar için cazip hale getirmiş. Liberadzki'nin uyarısı ise oldukça net: 'Bankaların finansman ihtiyaçlarını karşılamak daha pahalı hale geliyor. Ayrıca, menkul kıymetler şeklinde tutulan likidite yedeklerinde daha büyük bir volatilite (dalgalanma) ve artan riskle karşı karşıyayız. Korunma (hedging) maliyetleri de yükseliyor.'

Bu tablonun temelinde, Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) uyguladığı 'miktarı sıkılaştırma' (quantitative-tightening) programı yatıyor. Program gereği, bankaların elindeki fazla nakit parayı düzenlemeler uyarınca likit devlet tahvillerine dönüştürmeleri gerekiyor. ING Bank'ın kıdemli faiz analisti Michiel Tukker, bu yapay talebin artışı kısmen açıkladığını belirtirken, asıl tehlikenin 'egemen-banka bağı'nda olduğunu vurguluyor. Bu bağ, hükümetler ile yerel bankaların devlet tahvili yoluyla birbirine sıkı sıkıya bağlı olmasını ifade ediyor.

İnanç Kaybı ve Kredi Daralması Tehlikesi

Almanya Federal Bankası (Bundesbank) yönetim kurulu üyesi Michael Theurer, durumu daha da netleştiriyor. Euro bölgesindeki bazı ülkelerin borç seviyeleri ve mali planları yeniden gözden geçiriliyor. Theurer'in uyarısı, 'kamu finansmanlarına olan güvenin aşınması durumunda, bankaların kredi vermeyi azaltabileceği ve piyasa likiditesini bozabileceği' yönünde. 2010-2013 borç krizi, güvenin ne kadar hızlı kaybedildiğini ve risk primlerinin ne kadar hızlı tırmanabileceğini göstermişti. Şimdi benzer bir atmosferin tekrar oluşma ihtimali, finansal sistemin en hassas noktalarından birinde gerilim yaratıyor.

Türk yatırımcı için bu gelişmelerin somut etkisi, küresel piyasalardaki dalgalanmaların yerel piyasalara yansıma hızında ve şiddetinde kendini gösterebilir. Döviz kurlarında 1 Euro'nun 51.07 TL, 1 Dolar'ın ise 43.97 TL seviyelerinde seyretmesi, küresel risk algısının yerel ekonomi üzerindeki baskısını artıran bir faktör. Özellikle Alman DAX endeksindeki %3.4'lük düşüş, Avrupa'daki bankacılık sektörüne duyulan endişenin piyasa fiyatlarına nasıl yansıdığını gösteriyor. Eğer bankalar, tahvil değerindeki olası kayıpları telafi etmek için kredi vermeyi kısıtlarsa, ticaret hacimleri daralabilir ve likidite sıkışıklığı yaşanabilir.

Şu an için faiz oranlarındaki artışın yönetilebilir olduğu görülse de, Liberadzki'nin belirttiği gibi, ani bir ekonomik yavaşlama veya faiz oranlarındaki sert bir sıçrama, bankaların elindeki tahvil portföyünün değerini düşürebilir. Bu durum, bankaların kendi sermaye yeterlilik oranlarını riske atarak, bir sonraki kriz döngüsünün habercisi olabilir. Piyasalar, bu 'egemen-banka yıkım döngüsü' (sovereign-bank doom loop) senaryosunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, önümüzdeki aylarda açıklanacak mali veriler ve bankaların bilançoları üzerinden izleyecek. Şu anki belirsizlik, yatırımcıların temkinli bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini hatırlatıyor.

İlk yayın: Investing.com | Analiz ve yorum: Rumour Team Türkiye